Bir neslin geleceği için kendi geleceğinden vazgeçen bir nesil!
Bir hilal uğruna nice güneşlerin battığı, karıncaların filleri devirdiği hakikat meydanı.
Candan, canandan, anadan, atadan, yardan geçmenin acıyı yudumlayıp yüzünü ekşitmeyenlerin destanı, kahraman kelimesinin kifayetsiz kaldığı, saçları kınalı kuzuların aslan olduğu, bir yığın çiyan ordusuna karşı aslanların kazandığı muzafferiyet destanı 18 Mart Çanakkale Zaferi.
Mithat Cemal KUNTAY, şöyle dile getirir.
Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır,
Toprak, eğer uğrunda ölen varsa; Vatandır.

18 Mart Çanakkale Zaferi

Onlar; Bizlere bir vatan bırakabilmek için imkansızlıklar içinde imkansızlığı silah edinip öyle saldırdılar düşmana.
İmkansız kelimesi manasına küstü o gün; seyid on başının 200 kilodan fazla mermiyi tek başına kaldırmasıyla.
İlahi yardımı celb etti vatan için, millet için en önemlisi dini muhafaza için yapılan bu gayret.
Nitekim İngiliz Ordu Kumandanı Orgeneral Hamilton bunu şu sözlerle ifade edecek:

“Bizi Türkler’in maddî gücü değil, mânevî gücü mağlûb etmiştir. Çünkü onların atacak barutu bile kalmamıştı. Fakat biz, gökten inen güçleri müşâhede ettik!” 

Hikaye değil bunlar mahza gerçek. Hikaye gibi dinlemeyelim ancak atalarımız destan yazmış diyipte geçmeyelim.

Bizim bu gün ki şartlarımızı ve imkanlarımızı o güne kıyas ettiğimiz de onlardan kat be kat üstün olduğumuz aşikar.

O zaman bizim de bugün yapmamız gereken atalarımızın o gün ki gayretini ve hassasiyetini kendimize örnek almak ve bu gayret sebebiyle ilahi yardıma nail olmak için onların bir noktaya kadar getirmiş olduğu bu bayrağı bir tık daha ileri taşımaktır.


Öyle ya ne söylüyor Üstad;

Asırlık çınar noel ağacı,
Dallar da eğreti yaprak utansın.
Ustada kalırsa bu öksüz yapı,
Onu sürdürmeyen çırak utansın!

 O ataların evlatlarına yakışacak olan bu düsturdur.
Bize düşen bu vakitten sonra bu gaye ve bu dava uğruna yaşamak, dinimi nasıl revaçta tutarım, vatanıma, milletime nasıl hizmet ederim gayesi taşımak.

İlla o gayreti sarf etmek için savaş çıkmasına gerek yok Müslüman olarak yaptığımız her işte en gayretli en iyi en kaliteli şekilde yapmamız gerekiyor.

Bir kişi bir işi bizim yaptığımızı duyduğun da o işi o adam yaptıysa gözü kapalı gir, o adam diyorsa öyledir, o yaptıysa alınır, ona güvenilir denilmeli adımız zikir edildiğinde çünkü bu Muhammedi ahlakın gereğidir!
Çünkü bu Atalarımızın örnek aldığı ahlakın temelidir!

Kim gibi aynı Muhammed Mustafa sav gibi aynı Hz Ebubekir gibi.

Hz Ebubekir ra; o dönemde şirkin ayyuka çıktığı, günahların olması gereken bir hareket olarak algılandığı bir vakitte, ticaret için şehir dışındaydı kavmine döndü.
O sıra efendimiz as davete başlamıştı.
Efendimizle olan muhhabbetini bildiklerinden ve Hz Ebubekir saygın, zengin ve kültürlü biri olduğundan müşrikler gelir gelmez onu kafalamak için duydun mu senin arkadaşın Muhammed ne diyor?
‘Bizim atalarımızın dinine hakaret ediyor, başka bir ilaha tapmamızı istiyor’ diyince.
Hz Ebubekir tek bi soru soruyor bunu arkadaşım Muhammed mi söylüyor?
Evet denilince, vallahi o diyorsa doğrudur diyor.

Direk Efendimizin sav yanına gidiyor Efendimiz onu görünce aynı daveti yapıyor ve hiç durmadan, düşünmeden, tereddüt etmeden çağın çok zıttına olan bir teklifi kabul ediyor. Onun için ikinin ikincisi oluyor mağarada, hicrette Efendimize yoldaş oluyor.

İleriki zamanlarda Efendimiz sav buyuruyor Herkes ilk islamı tebliğ ettiğimde bir durdu düşündü ancak Ebubekir hiç tereddüt etmedi buyuruyor.

Rabbimiz Peygamberimizin bu güzel emin vasfıyla vasıflanabilmemizi ve Hz Ebubekirin’de sıddık lakabıyla lakaplanabilmemizi hepimize nasip eylesin.

Şayet ortalığın bozukluğuna, günahın, faizin yaygınlığına aldırış etmeden Muhammedi ahlakı yaşayabilirsen çevrende de bu şekilde kaliteli ve dürüst insanlar olur, her ne kadar günah ayyuka çıkmış sen onların zıttına bir şey diyorsan da; o diyorsa doğrudur denilir, işte o zaman tarih bizi atalarımızı yad ettiği gibi yad eder işte o zaman Çanakkale de şehit düşen atalarımızın yolundan gitmiş oluruz.

Ama şeytan kandırırsa bu zamanda herkes böyle yapıyor, herkes faiz yiyor safsatasıyla o zaman ne peşimizden gelecek Ebubekirler bulabiliriz ne atalarımızı örnek almış nesiller olabiliriz ne de hadiste bahsedilen kişilerden olabiliriz.

Efendimiz as Abdullah ibni Amr İbnil As’dan rivayet olunan hadisi şeriflerin de

المسلم من سلم المسلمون من لسانه و يده – والمهاجر من هجر ما نهى الله عنه

‘Müslüman elinden ve dilinden emin olunandır, gerçek muhacir nefsinin istediğini Allah ondan men ediyor diye terk edendir’ buyuruyor.

Ve ne yazık ki insanı şeytan en çok buradan kandırıyor. Oysa ne tuhaf ki bir takım günahları işlerken çokça insanların onu yaptığını öne süren kişinin yalnız hesaba çekilecek ve kabirde yalnız kalacak olmasıdır.

O gün ki tarih yazan atalarımızı sadece savaş haliyle veya yoklukların onları yıldıramaması haline değil de genel yaşantılarına bakmak lazım.

Öyle ya psikolojide de bu şekilde geçer bir kişiyi biz bugün beğeniyorsak ne hoca be, ne alim be veya ne futbolcu be diyoruz ama bilmiyorsun o futbolcu oralara gelene kadar ne goller kaçırdı, ne pas hataları yaptı, o çok büyük alim hoca anlamadığı konu için kaç tane arkadaşının kafasını şişirdi, kaç kere hocasının kapısının aşındırdı.

Ama bugün onun başarısını görüyorsun ve tüm haliyle kabul ediyorsun aynı şekilde o kahraman atalarımızın, dedelerimizin nasıl yetiştiği, evlatlarını nasıl yetiştirdiği hangi ahlak üzere yetiştirdiğini bir konuşmamız, bunları fark etmemiz lazım.

Seyid on başının 200 kilodan fazla mermiyi kaldırması neyin eseriydi?
Cesaretinin mi?
Yiğitliğinin mi?
Nam yapmak için mi?

 : عن أبي موسى رضي الله عنه قال سئل رسول الله صلى الله عليه وسلم عن الرجل : يقاتل شجاعة ، ويقاتل حمية ويقاتل رياء . أي ذلك في سبيل الله ؟ فقال رسول الله صلى الله عليه وسلم : من قاتل لتكون كلمة الله  هي العليا ، فهو في سبيل الله } .

Efendimiz as’a Ashab sordu Ya Resulallah Bir adam var ki cesaretini göstermek için, diğeri milletini korumak için, diğeri de gösteriş için savaşıyor bunlardan hangisi Allah yolundadır?
Efendimiz as Atalarımıza rehber olmuş, bize de rehber olması gereken şu cevabı veriyor!
Her kim Allahın rızası için, İslamiyet yükselsin için savaşırsa Allah yolunda savaşan odur! Buyuruyor.

Farklı bir hadiste de

إِنَّمَا الأَعْمَالُ بِالنِّيَّاتِ وَإِنَّمَا لِكُلِّ امْرِئٍ مَا نَوَى، فَمَنْ كَانَتْ هِجْرَتُهُ إِلَى دُنْيَا يُصِيبُهَا
أَوْ إِلَى امْرَأَةٍ يَنْكِحُهَا، فَهِجْرَتُهُ إِلَى مَا هَاجَرَ إِلَيْهِ


Efendimiz as buyurdu ki; Herkesin yapmış olduğu ameller niyetlere göre değer kazanır. Yani sen yaptığın amelde ki niyetin neydi sen hicret ederken evlenmek için mi kadın için mi para için mi yola çıktın? Yoksa Allah rızası için mi her ne niyetle çıktıysan yola senin hicretin onadır, Buyuruyor.
Yani biz bugün bu hadiseleri okurken, dinlerken bizde onların eriştiği makamlara kavuşmayı arzu ediyoruz ama bizim niyetimiz ne?

Cesur adam desinler diye mi yoksa
Değmesin mabedimin üstüne namahrem eli diye mi?

Atalarımızı yüzyıllar geçmesine rağmen unutturmayan akıllı, vicdanlı insanlar tarafından hep iyi anılmasını sağlayan nokta işte budur!

Yapmış oldukları her işte, her savaşta niyet evvela ilahi kelimetullahtı!
Mabedin üzerine namahrem eli değmesin, bir bacımın çarşafına keferenin bakışı düşmesin, İslam’ın hamuruyla yoğrulan bu topraklara gavur ayağı basmasın, kuran zayıf düşmesin şuuru ve niyetidir!
Seyid on başıyı normal şartlarda denemenin bile tehlikeli olacağı bu hadiseyi yapmaya mecbur bırakan evvela aldığı şuurdur, ilimdir, İslam’ın ona öğrettiği değerlerdir.
Vatan sevgisi imandandır buyuran efendimiz as’ın hadisi şerifidir.

“Eğer Allah yolunda öldürülür ya da ölürseniz, şunu bilin ki, Allah’ın mağfireti ve rahmeti onların topladıkları bütün şeylerden daha hayırlıdır.”  (Âl-i İmrân, 157)

“Allah yolunda öldürülenlere ‘ölüler’ demeyiniz. Bilâkis onlar diridirler, lâkin siz anlayamazsınız.” (Bakara, 154) 

gibi sayacağımız onlarca ayeti kerimeden öğrendiği hikmetlerdir.
Bizimkisi bunlara nispetle biraz arkamızdan kahraman desinler, şehitlere ölüm acısı yokmuş, direk cennete giderlermiş miş miş miş olmasın?
Kendimizi, birbirimizi kandırmayalım niyetlerimizi gözden geçirelim!
Atalarımızın cesaretlerini örnek aldığımız gibi onların Kurana, Sünnete, Alim, Evliyalara olan bağlılığını da örnek alalım.
Çünkü Allah sizin yüzünüze veya bedeninize değil ancak kalplerinize bakar!

Mehmet Akif çok güzel anlatmış bu şiirinde öyle ki okurken ağlamamak mümkün değil, kısa bir bölümünde şöyle diyor.
Asım’ın nesli... diyordum ya... nesilmiş gerçek:
İşte çiğnetmedi namusunu, çiğnetmeyecek.
Şuheda gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar...
O, rukü olmasa, dünyaya eğilmez başlar,
Vurulup tertemiz alnından, uzanmış yatıyor,
Bir hilal uğruna, ya Rab, ne güneşler batıyor!
Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş, asker!
Gökten ecdad inerek öpse o pak alnı değer.
Ne büyüksün ki, kanın kurtarıyor Tevhid’i...
Bedr’in aslanları ancak, bu kadar şanlı idi.
Sana dar gelmeyecek makber’i kimler kazsın?
“Gömelim gel seni tarihe”desem, sığmazsın.

Atalarımız  dişleriyle, tırnaklarıyla kazıyarak, kanlarını, canlarını bu topraklara bırakarak bize bu vatanı emanet etti. Bir an dur durak dinlenmeden!
Zannetme ki ecdadın asırlarca uyurdu,
Nerden bulacaktın o zaman eldeki yurdu?
Üç kıt’ada yer yer kanayan izleri şâhid,
Dinlenmedi bir gün o büyük şanlı mücâhid!.

Daha önceki sohbetlerimiz de bir misal vermiştik; Allah cc Kuranı kerim de eski ümmetlerden bahsetmesinin bir hikmeti bize onların yaptıkları hatayı yapmayın, yaptığı güzel işleri örnek alın diye gösteriyor demiştik.

Edep timsali görmek isteyen, diğergamlık görmek isteyen, kadına değer verilmesini görmek isteyen, cesaret, fedakarlık, iffet görmek isteyen; Osmanlıya, atalarımıza, dedelerimize baksın!
Öyle ki; unuttuğumuz bir çok güzel hareket var hatta bazılarını biz de devam ettiriyoruz ama manası, muhtevası yitirilmiş şeklinde.

Zaten en başından beri dikkat çekmeye çalıştığımız nokta bu.
O muhtevayı, o manayı, o şuuru yakalayabilmemiz gerekiyor ki hem geçmiş atalarımıza layık olalım, hem de gelecek olan nesil, bizim neslimize borçlu olduğumuz gibi iyi mana da bize borçlu olsun, bizi anarken hayırla ansın, tarih bizi güzel sözlerle yazsın, ahirete gittiğimiz de sevap hanemize sürekli gelir getiren sadakalar olsun diye.

Bakın yitirdiğimiz güzelliklerden ancak; Osmanlıyı Osmanlı yapan bazı güzellikler…
Pencerenin önünde sarı çiçek varsa "Bu evde hasta var... Evin önünde hatta bu sokakta gürültü yapma..." anlamına gelirdi...

Pencerenin önünde kırmızı çiçek varsa "Bu evde gelinlik çağına gelmiş, bekar kız var... Evin önünden geçerken konuşmalarına dikkat et ve küfür etme..." anlamına geliyordu...

Kız istemeye gelindiğinde damat adayının namaz kılıp kılmadığını anlamak için pantolonunun "diz izine" bakılırdı...  Bu gün ne yazık ki bizim baktığımız kısmı pantolonun cebi, cüzdanın kalınlığı.
Hoca efendi Cuma sohbetinde bir hadise anlatmıştı yakın zaman da yaşanmış bir hadise içinizde bilenler var. Adamın kızını istemeye geliyorlar malum prosedür vs kızı veriyorlar evlendikten sonra kız bakıyor ki eşi cima’dan sonra gusl almıyor ilk başlar da hüsnü zan etse de sabah alır akşam alır diye bakıyor ki alacağı yok babasını arıyor, Babacım bir durum var bu adam gusl almıyor, gusl almıyorsa namaz da kılmıyordur ne gusl aldığını gördüm ne namaz kıldığını bunu bi konuşur musun bi kulaklarını çekte dikkat etsin diyor.

Baba damatı arıyor ve oğlum sen gusl almıyor musun der oda evet almıyorum der iyi ama Müslümanın cünüp gezmesi yasaktır diyince damat bombayı patlatır iyi de ben Müslüman değilim ki!
Baba küplere biner iyi de bu zamana kadar niye söylemedin be adam! Babacım sen bana işimi, arabamı, maaşımı, evimi sordun ne sorduysan söyledim, sen bana Müslüman mısın demedin ki! der… Rabbimiz muhafaza etsin yitirdiğimiz değerlerin acısının nasıl çıktığını görüyorsunuz değil mi?
Kahvenin yanında su gelirdi... Şayet misafir toksa önce kahveyi alır, açsa suyu alırdı... Ona göre ya yemek sofrası hazırlanır ya da meyve ikram edilirdi...

Kapıların üstünde iki tokmak olurdu. Biri kalın biri ince... Gelen bayansa kapıyı ince tokmakla vururdu... Evin hanımı kapıyı ev haliyle bile açardı... Erkekse kalın tokmakla kapıyı vururdu... Evin hanımı kapıyı ya örtünüp açar ya da bir mahremi (kocası vs.) açardı... Şimdi bırakın bunu kapıyı mahremin açmasını haremlik selamlık kalmadı! Abiler kimse kusura bakmasın isteyen kızsın isteyen küssün biz bu kürsüye çıktık bizim buraya çıkmaktan maksadımız Allahın iti, rasulullahın iti olup onları dediğini havlamak, bir papağan gibi Kuranda, sünnette, icmada, kıyasda ne varsa bunları tekrarlamak!

Kendisine nikah düşen kişilerle aynı sofra da oturmayalım, oturulan yere gitmeyelim, kendi eşlerimizi, kardeşlerimizi, ergenlik çağda kızlarımız varsa bunları mahremi olmayan ortamlara sokmayalım, aynı oda da oturulmasın namaz nasıl emirse buda öyle emir oruç zekat nasıl emirse buda öyle emirdir.

Sen erkek erkeğe otur, bırak kadınlar kadın kadına otursunlar.
Efendimiz as evine Abdullah ibni mektum olsa gerek kör bir sahabe geliyor orada ki validemiz perde arkasına geçmeyince efendimiz ona neden saklanmadığını sorunca iyi de o kör der efendimiz de o kör ama sen değilsin buyurur ve gelen kişi kör olsa da aynı oda da durmasına müsaade etmez!
Ben az söylüyorum siz çok anlayın, Rabimiz becerttirsin.

Peygamber efendimiz (sav) in 63 yaşında vefatından sebep, 63 yaşını geçmiş büyüklerimiz yaşları sorulduğunda "Haddi aştık" derlerdi...
Yolda küçük büyüğünün önünden yürüyemezdi...

Günümüz de nasıl bir paylaşım görmüştüm çokta gülmüştük ama aslında traji komik bir hadise gerçeklik payını bilmesem de şuanda ki halimizin resmidir.

Baba büyük oğlundan su getirmez ortanca oğluna söyler oda getirmez küçük oğlu dayanamaz bırak baba bırak bunlardan hayır yok kalk kendini suyunu kendin al gitmişken bana da getir!
Fitre, zekat Ramazan ayından önce Şaban ayında verilirdi... Fakir fukara Ramazan ayına erzaksız girmesin diye...

Toplumda selam herkes tarafından alınır, verilirdi. Çünkü selam almanın ve vermenin önemini Peygamber (SAV) terbiyesi ile yetişmiş toplum bilirdi. Günümüzdeki gibi  zorlama  bir  şekilde  selam  verene “merhaba” denmez, selamın ne kadar anlamlı ve değerli olduğu bilinirdi.
Osmanlı'da Ramazan günlerinde zenginler, hiç tanımadıkları mıntıkalardaki bakkal, manav vb. dükkânlarına girer, onlardan Zimem defterini yani veresiye defterini çıkarmalarını isterdi. Baştan, sondan ve ortadan rastgele sayfaların yekununu yaptırıp, "Silin borçlarını… Allah kabul etsin" der, çeker giderlerdi. Borcu ödenen, borcunu ödeyenin kim olduğunu; borcu sildiren, kimi borçtan kurtardığını bilmezdi.

Şimdi iki eski elbise götürüyoruz idlibe bi ton resim paylaşıyoruz bide gittik dağıttık bunlar da hatıra resmi paylaştık bitti o şekilde de değil gündemde kendini taze tutmak için her gün birkaç tane sürekli paylaşılıyor.
Sufeyyu'l-Esmai, Hz. Ebu Hureyre'den naklediyor: "Resulullah (aleyhissalatu vesselam) buyurdular ki:
 "kıyamet günü iIk çağrılacaklar, Kur'an-ı ezberleyen biri, Allah yolunda öldürülen biri ve bir de çok malı olan biridir.

Allah Teala Hazretleri Kur'an okuyana: "Ben Resulüme inzal buyurduğum şeyi sana ögretmedim mi?" diye soracak. Adam: "Evet ya Rabbi!" diyecek. "Bildiklerinle ne amelde bulundun?" diye Rabb Teala tekrar soracak. Adam: "Ben onu Gündüz ve gece boyunca okurdum" diyecek. AlIahu Teala Hazretleri: "Yalan söylüyorsun!" diyecek. Melekler de ona: "Yalan söylüyorsun!" diye çıkışacaklar. Allahu Teala Hazretleri ona: "Bilakis sen, "Falanca Kur'an okuyor" densin diye okudun ve bu da söylendi" der.

Sonra, mal sahibi getirilir. Allah Teala Hazretleri: "Ben sana bolca mal vermedim mi? Hatta o kadar bol verdim ki, kimseye muhtaç olmadın?" der. Zengin adam, "Evet ya Rabbi" der. "Sana verdiğimle ne amelde bulundun?" diye Rabb Teala sorar. Adam: "Sıla-i rahimde bulunur ve tasadduk ederdim" der. Allahu Teala Hazretleri: "Bilakis sen: "Falanca cömerttir" desinler diye bunu yaptın ve bu da denildi" der.

Sonra Allah yolunda öldürülen getirilir. Allah Teala Hazretleri: "Niçin öldürüldün?" diye sorar. Adam: "Senin yolunda cihadla emrolundum. Ben de öldürülünceye kadar savaştım" der. Hakk Teala ona: "Yalan söylüyorsun!" der. Ona melekler de: "Yalan söylüyorsun!" diye çıkışırlar. Allah Teala Hazretleri ona tekrar: "Bilakis sen: "Falanca cesurdur" desinler diye düşündün ve bu da söylendi" buyurur.

Sonra (Resulullah (aleyhissalatu vesselam) Ebu Hureyre'nin dizine vurup): "Ey Ebu Hureyre! Bu üç kimse, kıyamet günü, cehennemin, aleyhlerinde kabaracağı Allah'ın ilk üç mahlukudur!" dedi.
" Sufey der ki: "Ben Ebu Hureyre'den aldığım bu hadisi, Hz. Muaviye'ye haber verdim. Bunun üzerine: "Böylelerine bu muamele yapılırsa, İnsanların geri kalanlarına neler yapılır?" dedi ve Hz. Muaviye şiddetli bir ağlayışla ağlamaya başladı, Öyle ki helak olacağını zannettim. Derken bir müddet sonra kendine geldi, yüzündeki (gözyaşlarını) sildi.

Ve şunları söyledi: "Allah ve Onun Resulü doğru söylediler: "Dünya hayatını ve onun zinetini isteyenlere, orada islediklerinin karşılığını tastamam veririz. Onlar orada bir eksikliğe de uğratılmazlar. İste ahirette onlara ateşten başka bir şey yoktur. İşledikleri şeyler orada boşa gitmiştir. Zaten yapmakta oldukları da batıldır" (Hud 15-16)

Merdivenden çıkarken erkek arkadan gelirdi ki hem vücudu ifşa olmasın hem de hanımı düşerse tutabilsin diye. Aynı sebeple merdivenden inerken yine erkek önden inerdi.

Şu kadına verilen değere bakar mısınız? Bu gün bu sistemde eşlerine karşı bu hassasiyete sahip birileri daha var mı? Ne yazık ki günümüz kadınları o kadar kandırılmış ki ırgat gibi çalışmayı eşitlik sayıyorlar. Halbuki İslam’da kadının da erkeğin de görev tanımı ayrıdır.

Koca bir toplum kadına emanet edilmiştir. Evlatları yetiştirme geleceğin hocalarını, alimlerini, mühendislerini, doktorlarını yetiştirme görevi verilmiştir.

Ancak ne yazık ki günümüz kadını yani kadını iş ortamına sokan zihniyet ya bu önemi anlamamıştır ya da gerçekten bunun önemini anladığı ve toplumumuza çökertmek için bu şekilde safsatalarla insanımızı kandırmıştır. Rabbim özümüze dönmeyi nasip etsin.

Eve gelen misafirin giderken tekrar geri gelmesi için ayakkabılarının ucu evi gösteriyor şekilde konurdu. Böylece misafir geri geri çıkar ve ‘gidin ama tekrar gelin’ manası verilirdi.
Aynı mahallede birisi öldüğünde cenaze evine komşular sırayla yemek yapar, eğlenmezdi.
Cuma namazına kuyumcular da dâhil tüm esnaf kapılarına kilit vurmadan giderlerdi.
Bunlara daha nice güzel hareketleri ekleyebiliriz…

Rabbimiz bizleri Muhammed Mustafa sav’i örnek alan, Kuranı Kerimi hayatların da rehber edinen bu güzel insanların yolunda ve davasında eylesin.

''Davamız kuru bir cihangirlik davası değildir. Bilakis davamız İslam davasıdır.'' [Ertuğrul Gazi]

Diyen ataların, bu dert benim dertim, bu dava benim davam diyen nesilleri olabilmeyi bu şuurda yaşayıp bu gaye uğruna can verebilmeyi bizlere nasip etsin.
Unutulmamalıdır ki herşeyin bir bedeli vardır; paranın zekatı, para vermek. Malın zekatı mal vermek, aşkın zekatı ise CAN VEREBİLMEKTİR!
Rabbim verenlerden eylesin…

Yazar: Cüneyt AVCIKAYA