İsmailağa cemaatine girmeden önce dışarıdan birisi olarak, cemaate girdikten sonrada içeriden birisi olarak toplumda karşılaştığım ilginç sorulardan bir kaçı “İsmailağa’ya herkes gelebilir mi” “Cübbe şalvar olmadan oraya giriliyor mu ki” “Namaz kılmaya gelsek bize bir şey derler mi” olmuştur. Hatta farklı semtlerden İsmailağa’ya/Çarşamba’ya gelmek üzere taksiye binseniz, taksiciye “Çarşambaya çek kaptan” dediğinizde “Abi oraya gitmekte sıkıntı olmaz dimi değişik bir yermiş orası” diyen taksicilerle bile karşılaşabilirsiniz.


Bu kadar yanlış yaygın bir kanı vardır. Ama bu hep bilmemezlikten kaynaklanıyor. Birazda özeleştiri olsun; belki de bu yanlış kanı, cemaat mensublarının bazılarının kendilerini doğru ifade edemediğinden de kaynaklanıyordur. Mesela her iki durumu içine alan kısa bir örnek vereyim;

Mahmud Efendi hazretlerinin 20 seneye yakın şoförlüğünü yapan Eyüp Çimen ağabeyden dinlemiştim. Mahmud Efendi Hazretleri avluda abdest alırken cadde kapısı tarafından kör kütük şarhoş birisi avluya girip abdesthaneye doğru yönelmiş. Eyüp ağabeyde eski bitirimlerden, adamı yaka paça dışarıya atmaya yeltenmiş. Efendi Hazretleri hemen muhadalede bulunmuş ve “dokunma ona” demiş, şarhoşun yanına gidip yakınlık göstererek “en azından şarap içme bari” demiş. Bu misafir namaz vakitleri öncesi İsmailağa’ya gelip Efendi hazretlerinin yolunu gözler olmuş. “Belki abdest alırken görürüm, yüzüme güler rahatlarım” diye düşünüyormuş. Bir hafta böyle gidip gelmiş. Birkaç kere aynen istediği gibi karşılaşmış. 10 güne varmadan o ağabeyimiz içkiye tövbe etmiş, camii kuşu olmuş. Bu olaydan Eyüp ağabey ders aldığı gibi bizde ders alalım. Yaka paça dışarı atılsaydı o misafir, bir daha yoluna kırmızı halı bile sersek camiye gelmezdi.

Çarşamba semtinin eskilerinden olduğumuz için cemaati dışardan ama aynı semtin insanları olarak yakından bilirdik, belki de bildiğimizi zannederdik. Ama öyle değilmiş. Cemaat dışardan göründüğü gibi değil miş. Gizemli olduğu için değil, biz samimice yaklaşamadığımız için. Belki de suimisallarden yola çıkarak yanlış baktığımız için.

Her gün önünden geçtiğim, cemaat içinde bir çok arkadaşımın olduğu İsmailağa, her ne kadar  150 senelik bu semtin sakinleri olan bir aileye mensup olsam da dışarıdan farklı gelirdi bana. Bu bakış herkesin durduğu tarafa göre değişir tabi. Kimisi nefretle bakar, kimisi merakla, kimisi tedirginlikle bakar kimisi sıcak kanlılıkla. Ama kimisi de vardır ki umursamadan önünden geçmiştir yıllarca. Ben bu tarafların hepsine şahit oldum o semtin sakini olarak. O yüzden bir zamanlar bu cemaate yabancı olan biri olarak tarif etmeye çalışıyorum.  Hiç şüpheniz olmasın İsmailağa cemaatine herkes gelebilir, geldiği gibi gidebilir. Zaten İsmailağa, devletin kadro verdiği  bir camii değil mi, kim ne karışabilir. Öncelikle bunu bilin. Cübbeli Ahmed hoca’nın babası muhterem Yusuf ÜNLÜ amcamızdan dinlemiştim, Efendi hazretleri kendisine “kahveden tanıdığın arkadaşların varsa onları camiî’ye getir sohbet edelim tanışalım. Abdestli olmalarına gerek yok” dermiş. Bakın abdestli olmalarına bile gerek yok diyor. Nerede kaldı kıyafet şartı.

 Ama bu camiî’nin bir tekke yönü de vardır tabi. Tekkeye gelenlerde camiîye gelenlerde iç içedir. Bir gelirsiniz anında atmosfer değişir. “Asrı saadete mi geldik biz nereye geldik” diyenleri de duyarsınız “İran gibi burası” diyenleri de…   Aslında İran benzetmesi yapılabilecek en haksız benzetmelerden biridir. Çünkü bu cemaat yerli ve millidir. Osmanlı kültürünü, Şeyh Edebali’lerin, Akşemseddin’lerin, Mevlâna’nın mirasını taşır.

Bir taraftan herhangi bir camiî gibidir bir taraftan da her camiî gibi değildir. Ama şunu bilin ki herkes sizin gibidir. Herkes sizin gibidir diyorum, çünkü gerçekten bu insanları farklı zannedenler oluyor. Halbuki herkes sizin gibi benim gibi bu toplumun insanı. Ailesinde herkesimden insan olan, hatta kendisi de toplumun her kesiminde yer almış ve yer almaya devam insanlar. Bir zamanlar dışarıdan merakla veya nefretle bakmış ama bir vesile ile içine girmiş, tanımış, yerleşmiş insanlar. 
Cemaat kendi içinde türeyen bir topluluk değil ki, dışarıdan gelenler olmasa nasıl gelişecek ki? Bir avuç insanla başlamış bugünlere gelmiş. Nasıl olmuş bu? Cübbe-şalvarlı  veya sakallı olmayan buraya giremeyecek olsa nasıl gelişecek bu camia?

Mahmud  Efendi hazretlerinin (ks) bu konuda latifeli bir cevabı vardır “İsmailağa’ya sakalsız gelinmez derler, yanlış bu. Sakalsız gelinir ama sakalsız çıkılmaz” buyurur. Yani tabiî ki İsmailağa’ya sakalsız gelinir, uzun saçlı gelinir ama onlara tatlı dille uygun bir vakitte sünneti seniyyeye ittiba etmeleri, Cübbe Şalvar  Sarık giymeleri, sakal bırakmaları tavsiye edilir. Bu sadece tavsiyeden ibarettir.

Geçen gün bir genç kardeşimizin yazısını gördüm, burada aynen paylaşayım;
“İsmailağa’da böyle namazdan ders çekmekten sırtı kambur, sakalı bembeyaz nurlu ihtiyarlar oluyor. Bir tanesi ile göz göze geldik dedim; “Amca dua buyur. Ellerinden öperim.”
90 yaşına merdiven dayamış amca bana ve üstümdeki monta bakıp “Sen Cübbe giy; ben senin ayaklarını öpeyim” buyurdu” diyor. Aynen böyledir. Siz sünnete uymanız için elinizi öperler, kalp kırmadan söylemeye dikkat ederler. Ama başında dediğim gibi sui misallar de var mıdır? Vardır! Ama geneli bu güzel ahlakı taşır.

Mahmud Efendi Hazretlerinin bu konuda takip ettiği bir sıralama vardır. Gelen misafir sakalsız ise “Sakal  bırak inşaAllah” deyip söze başlar faziletlerini sıralar, hadisi şerifleri okur, fıkhî hikmünü nakleder,  tavsiye eder, dua eder. Gelen misafirin sakalı varsa “Kafanda bir takke olsun inşaAllah” der. Takkesi de varsa sarık takmanın faziletinden bahseder. Herkesi sünneti seniyyeye uygun kiyafetle görmek ister. Ama kınamaz ve kınayanları ikaz eder. Büyüklerden birisinin müridi ile arasında geçen diaoloğu nakleder. Şöyle ki;

Büyüklerden birisi gece vakti bir müridi ile tekkeye giderken, etraftaki evlerin ışıklarının yanmadığını, teheccüde kalkmadıklarını fark ettiğinden “Efendim görüyor musunuz herkes yatıyor. Biz ise tekke’ye zikir etmeye gidiyoruz” deyivermiş. Şeyh efendi ona “Keşke sende yatsaydın da bu kelamı etmeseydin” diye mukabelede bulunmuş..

İsmaialağa’da her gün ön saflarda kot pantalonlu, sakalsız, uzun saçlı gençler görürsünüz. Görmeliyiz de zaten. Büyük bir gönül huzuru ile gelir namaz kılıp giderler. Aslında cemaat onların gelip gitmesinden çok mutlu olur, onlara yer açıp rahat etmelerini isterler. Benimde bir misafirim gelmişti bir gün, kot pantolonlu ve sakalsız bir dostum. Saflarda ilerlerken birden bana dönüp, tedirginlikle “Salih herkes bana bakıyor” dedi. “Hiç merak etme herkes zaten senin gibiydi” dedim. Evet herkes bir zamanlar onun gibiydi. Niye baksınlar ki ne gariplik var ki? Herkesin eşi dostu, oğlu babası akrabası öyle değil mi? Biz bu toplumun insanı değil miyiz? Fakat o an dikkatini çekip bakan varsa emin olun mutluluktan bakıyordur. Nereden biliyorum, kendimden biliyorum. Camiye böyle bir kardeşimiz, ağabeyimiz gelse son derece mutlu oluyorum. Ama şaşırmıyorum çünkü bu milletin mayasında bu var. Dış görünüşü nasıl olsa da imanı sağlam.

Yazar: Salih DİNER