Evinizin en ışık alan odasına geçin; en sevdiğiniz dinletiyi açın, dumanı tüten kahvenizi alın, sosyal medyaya bir fotoğraf çekin ve artık yumuşak koltuğunuzda arkanıza yaslanarak günün yorgunluğunu atabilirsiniz.

Koronayı Biz Getirdik

Bir yıl daha büyümek bize hiçbir şey katmıyor, haftalar birbirini kovalıyor ve tam olarak bugünün dünden hiçbir farkı yok. Gittikçe benmerkezci bir yapıya sarılıyoruz; benim param, benim mutluluğum, benim hayatım, benim bedenim… Dünyada neler olup bittiğinden değil; alt katımda yaşayan ailenin mutfak ihtiyaçlarını, üst katımda yaşayan yapayalnız teyzenin sevgi ihtiyacını bilmiyorum. Belki de bilmek istemiyorumdur…

Bugün yayınlanan bir videoda ülkemizin değerli doktorlarından bir kişi Nijerya’da aç bir köpeğe ekmek verdiğini, ekmeği gören küçücük bir çocuğun köpeğin ağzından çekip yediğini gözyaşları ile söylüyor. Bunu duyan bizlerde oturduğumuz o yumuşak koltuktan gözyaşlarına eşlik ediyoruz, evet acısına ortak oluyor, birkaç dakika etkisinde kalıyoruz, elhamdülillah bu kadar kalbimiz kalmış. Peki sonra? Benim elimden ne gelir? Kime nereye ulaşabilirim ki? Sadece dua etmek yeterli mi? Belki de en fazla söz son soruda saklanmıştır. Dua etmekten dahi aciz kaldığımız günleri yaşıyoruz.

Yüce Allah bu hususta şöyle buyuruyor: ‘’ İnsana bir sıkıntı dokundu mu, gerek yan üstü yatarken, gerek otururken, gerekse ayakta iken (her hâlinde bu sıkıntıdan kurtulmak için) bize dua eder. Ama biz onun bu sıkıntısını ondan kaldırdık mı, sanki kendisine dokunan bir sıkıntı için bize hiç yalvarmamış gibi geçer gider. İşte o haddi aşanlara, yapmakta oldukları şeyler, böylece süslenmiş hoş gösterilmiştir. \ Yunus Suresi 12.

Dua etmeyi şuan sadece sıkıntılı anlardan kurtulma aracı olarak gördüğümüz aşikâr. Peki, her şey yolunda ise? Açlık oranı azaldı, yaşam kalitesi arttı, ölüm yaşı yükseldi, beslenmemiz iyileşti, demokrasi ve özgürlük hâkim kılındı… Dualarımıza sığdıracağımız ne kalmış olabilir? Zekat verilecek insanların soruşturularak bulunduğu bir ülkede insanların karakteri narsistçe şekillendi. Bir laf vardır hani ‘’Ben bugünlere kolay gelmedim, tırnaklarımla kazıdım’’ diye… Elleri semaya açmaktan vazgeçmemizin bir sebebi de bu sözde saklıdır. Yaratıcının iradesini içten içe bastırmaya çalışarak, kader bahsinden sıyrılarak hayatımı var ettim demektir. Var ettiği hayatından en sevdiği kişi, tırnakları ile kazıdığı işi ve mal varlığı gitmeye başladığında Rabbim diye yalvar yakar olan kimdir peki… Kimiz biz, nereden nereye geldik? Bu gidişat nereye diye sorarlar kardeşim.

Bugünlerde biraz ağzımızın tadı kaçtı sanki; belli etmiyorsunuz ama biraz korkaklık var gözlerinizde? Topluca sona mı yaklaştığımızı düşünüyorsunuz yoksa kendi sonunuz mu geldi diye bu ürkekliğiniz? Korkmayın, yumuşak koltuğunuzda istirahat etmeye devam edin bu bir ilk değil, son da olmayacak. Bu dünyaya çok kıymet verdiniz ama elbet gidecektiniz, siz sadece hatırınızdan çıkardınız. Silin gözyaşlarınızı lütfen, daha bu dünyada yapacak çok işiniz var. Delirmiş gibi yapacağınız alışverişiniz, marka etiketini sökmeyeceğiniz kıyafetleriniz, yarım bırakacağınız restaurant yemekleriniz, komşunuz aç iken tok yatacağınız geceleriniz… Ya da kalkın o koltuktan, bozun rahatınızı, ağlayın! Siz sebep oldunuz buna. Mısırlı gençlerin idamı, Doğu Türkistanlı kadınların çığlıkları, Suriyeli çocukların feryadları… Biz sebep olduk! Şimdi rahatımız kaçtı öyle mi? Bir zerre virüsten ürker hale geldik he. Müstahak olsun der mi kişi kendine? Kendi nefsimize diyemeyiz belki kabul, ancak o idamlar, çığlıklar, feryadlar der. Toparlanmanın, inzivaya çekilmenin sırası şimdi. Nefsini avcuna alıp uzun uzun konuşmanın sırası. Tevbe sırası şimdi, vazgeçme sırası… Şu ayeti kerimeyi fiile dökmenin sırası şimdi:

"Onlar ayaktayken, otururken ve yanları üzerine yatarken Allah'ı anarlar; göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde düşünürler. Ve "Rabbimiz! Sen bunu boş yere yaratmadın, Sen yücesin, bizi ateşin azabından koru."derler." (Al-i İmran, 3/191)

Yazar: Büşra YAZGAÇ